Ani Haller

Bir sonbahar akşamı Beyoğlu'nda başlayan, on yıl öncesine uzanan kısa bir karşılaşmanın notu.

Sonbahar Sokaklarında Bir Yabancı

Ekim sonuydu. İstanbul, o kendine has yorgun ışığıyla akşama hazırlanıyordu. Kaldırım taşları hâlâ ıslaktı; öğleden sonra yağan yağmurun izleri, ayakkabı tabanlarına yapışıp kalmıştı.

Beyoğlu'nda, adını çoktan unuttuğum bir sokakta yürüyordum. Elimde soğumuş bir kahve, kulaklarımda uzun süredir çalmayan bir şarkı vardı. Kalabalığın içinde tek başına yürüyen insanların hep bir hikayesi olur derler; o gün ben de öyleydim.

Bir vitrinin önünde durduğumda, camdan yansıyan bir yüz gördüm. Tanıdıktı. On yıl öncesinden, belki daha da eskiden. Adını söylemek istedim ama söyleyemedim. O da beni gördü, bir an duraksadı. Sonra gülümsedi — sadece gözleriyle — ve yoluna devam etti.

Bazen insanlar hayatımıza yeniden girmek için değil, sadece bir sokak köşesinde selam vermek için geri döner. Bunu kabullenmek uzun sürdü.

O gece eve döndüğümde, yıllardır açmadığım bir defteri açtım. İçinde onun adı vardı. Yanına yeni bir cümle yazdım: "Bugün seni gördüm. Hâlâ aynıydın."

Bazı hikayeler bitmez. Sadece uyur.

Uzun bir yolculukta, kırk yıllık bir gurbetin son saatlerine denk gelmenin hatırası.

Trende Karşılaştığım Adam

Trenler beni hep büyülemiştir. Uçakların o steril hızının aksine, trenlerde zaman biraz daha yavaş akar. Camdan geçen manzara, sanki bir hikayenin sayfalarını çeviren görünmez bir eldir.

Adını sonradan öğrendim: Necati Bey. Karşımdaki koltukta oturuyordu. Elinde eski moda bir gazete, cebinde yıllanmış bir cep saati vardı. Bir yudum çay istediğinde, sesinde bir yerlerin özlemi vardı.

"Nereye?" diye sordum, biraz cesaretle.

"Eve," dedi. "Kırk yıl sonra eve."

Sonra anlattı. Genç yaşta Almanya'ya gitmiş, bir daha da dönmemiş. Yıllar geçtikçe dönmek zorlaşmış. "Uzaklık, alışkanlık olur bir noktadan sonra," dedi. "Ama ölüm yaklaşınca insan sadece bir şey ister: kendi toprağının kokusunu."

İstanbul'a vardığımızda birbirimize veda ettik. Adresini istemedim, o da benim vermedi. Bazı karşılaşmalar sadece o an içindir.

Hâlâ trene her binişimde, karşımdaki boş koltuğa bakıyorum.

Geri dönmenin, aslında yalnızca hatırlamanın başka bir biçimi olduğunu fark ettiğim bir öğle sonrasının notu.

Küçük Sahil Kasabasının Sessizliği

Kasabanın adı önemli değil. Ege'de, haritada zar zor görünen bir noktada. Ama benim için tüm bir çocukluk oradaydı.

Geri döndüğümde on beş yıl geçmişti. Küçük iskele hâlâ yerindeydi ama tahtaları çürümüştü. Büyükannemin oturduğu balkonlu ev satılmış, yerine üç katlı bir yazlık yapılmıştı. Bakkal Halil Amca çoktan ölmüş; oğlu dükkanı kapatıp İzmir'e taşınmıştı.

Sahilde yürüdüm. Denizin sesi hâlâ aynıydı — o tek sabit şey. Kumun üzerine oturdum ve uzun süre öylece kaldım.

Çocukluk, geri dönebileceğin bir yer değil; sadece hatırlayabileceğin bir zaman. Bunu o gün, o sahilde anladım.

Eve dönerken bir kez daha baktım kasabaya. Bir daha gelir miyim, bilmiyorum. Ama artık ona ihtiyacım kalmadığını biliyorum.

Bir çekmecenin dibinde saklanmış küçük bir sırla ilgili — açıp açmamak arasında geçen o kısa an üzerine.

Çekmecede Unutulmuş Bir Mektup

Anneannemin evini boşaltıyorduk. O gitmişti, geriye eşyaları kalmıştı; her biri bir zamanın tanığı.

Alt çekmecede, iç çamaşırlarının altında bir zarf buldum. Sararmıştı. Üzerinde tek bir isim yazıyordu: "Ayşe'ye."

Anneannemin adı Ayşe'ydi.

Zarfı açtım. İçinden özenle katlanmış bir mektup çıktı. Tarihi 1962. İmzası bir harf: "M."

Mektup şöyle başlıyordu: "Sana yazamadığım her günün bir bedeli oldu. Bugün yine borçluyum."

Dedem değildi bu mektubu yazan. Dedemin adı Osman'dı. Anneannem bu mektubu altmış yıl boyunca saklamış. Kimse bilmemiş.

Mektubu okuduktan sonra çekmeceye geri koydum. Kim olduğunu araştırmadım. Bazı sırlar, sahibiyle birlikte gitmeli.

Ama o gece uzun süre uyuyamadım. Anneannemi bir kez daha, bu sefer bambaşka biri olarak tanımıştım.

Herkesin uyuduğu saatte, üç kişilik bir kafede yazmaya çalışmakla ilgili küçük bir kayıt.

Gece Yarısı Kafede Yazmak

Saat gece ikiyi geçmiş. Kafede sadece üç kişi var: barmen, köşedeki adam ve ben.

Barmen, tezgahı temizliyor ama aslında bize göz kulak oluyor. Köşedeki adamın önünde bir bardak viski, elinde eski model bir telefon. Kime yazdığını bilmiyorum, ama parmakları yavaş; sanki her harfi tartıyor.

Ben ise yazmaya çalışıyorum. Gündüzleri hiç gelmeyen cümleler, gece bu masaya oturuyor. Gündüz insanı korkak, gece cesur olur. Belki de tam tersi.

Bir cümle yazıyorum, siliyorum. Bir tane daha. Yine siliyorum. Sonunda kalan tek cümle şu: "Herkes uyurken uyanık olmak, biraz da tercih meselesidir."

Bunu da beğenmiyorum ama bırakıyorum. Bu gece kaydettiğim tek cümle bu olsun.

Barmen bana bakıyor, gülümsüyor. Sanki söylemeden anlıyor. Belki o da bir zamanlar yazardı.

Babamdan kalan kütüphaneyi devraldıktan sonra, sayfa kenarlarında bulduğum notlarla ilgili birkaç düşünce.

Kütüphanenin Sessiz Sakinleri

Babamın kütüphanesi, çocukluğumun en gizemli odasıydı. Kapıyı her açtığımda beni bir koku karşılardı: eski kağıt, deri cilt ve hafif nem.

On yaşında bir çocuğun büyüklerin kitaplarını okuması alışılmadıktır. Ama ben, henüz anlamadığım cümleleri de okuyordum. Bir tür şifre gibiydi. "Bir gün bu kelimelerin ne demek olduğunu öğreneceğim," diyordum kendime.

Yıllar geçti. Babam öldü. Kütüphane bana kaldı. Şimdi kitapları elime aldığımda, sayfaların kenarındaki notları görüyorum. Babamın el yazısıyla, ince kurşun kalemle alınmış notlar. Bir çıkarıma dayanan altı çizili cümleler. Bir soru işareti. Bazen sadece küçük bir kalp.

Babamla en uzun konuşmaları, ölümünden sonra yaptım. Kitapların kenarında.

Eğer bir gün çocuğum olursa, ona bir kütüphane bırakacağım. İçinde bolca not olacak. Belki bir gün, o notlar aracılığıyla benimle tanışır.