Bir sonbahar akşamı Beyoğlu'nda başlayan, on yıl öncesine uzanan kısa bir karşılaşmanın notu.
Sonbahar Sokaklarında Bir Yabancı
Ekim sonuydu. İstanbul, o kendine has yorgun ışığıyla akşama hazırlanıyordu. Kaldırım taşları hâlâ ıslaktı; öğleden sonra yağan yağmurun izleri, ayakkabı tabanlarına yapışıp kalmıştı.
Beyoğlu'nda, adını çoktan unuttuğum bir sokakta yürüyordum. Elimde soğumuş bir kahve, kulaklarımda uzun süredir çalmayan bir şarkı vardı. Kalabalığın içinde tek başına yürüyen insanların hep bir hikayesi olur derler; o gün ben de öyleydim.
Bir vitrinin önünde durduğumda, camdan yansıyan bir yüz gördüm. Tanıdıktı. On yıl öncesinden, belki daha da eskiden. Adını söylemek istedim ama söyleyemedim. O da beni gördü, bir an duraksadı. Sonra gülümsedi — sadece gözleriyle — ve yoluna devam etti.
Bazen insanlar hayatımıza yeniden girmek için değil, sadece bir sokak köşesinde selam vermek için geri döner. Bunu kabullenmek uzun sürdü.
O gece eve döndüğümde, yıllardır açmadığım bir defteri açtım. İçinde onun adı vardı. Yanına yeni bir cümle yazdım: "Bugün seni gördüm. Hâlâ aynıydın."
Bazı hikayeler bitmez. Sadece uyur.